Kızıl, sarı renkler arasında bulutundan kopup düşeceksin.
-İşte özgürüm, diyeceksin, yağmur özgürlüğün bir diğer adı bende.
Bulutundan ayrılmak seni hiç üzmeyecek. Çünkü biliyorsun, kaderinde ayrılık var. Ve sen hazırsın terk etmeye.
Yağmur yağacak... Düşeceksin... belki bir pencerenin camına çarpacaksın. Tam da o an da güneşin batışını izleyen bir çocuk, yavaş yavaş süzülen seni görünce “yağmur yağıyor” diye çığlıklar atacak.
Belki de yanılıyorum.
Belki senin kaderinde kilometrelerce süren bir yolculuktan sonra bir genç kızın avuçlarına düşmek var. Biraz önce sahilde yanındaki gence “birazdan yağmur yağacak. Avuçlarımı açacağım. Anla ki avuçlarıma düşen damlaların sayısınca seviyorum seni” diyen bir kızın eline... Farzet ki düşeceksin.
Ama senin hayallerinde “sonun” böyle değildi. Hiç istemedin; ne bir avuca düşmeyi ne de bir cama çarpmayı.
Sen de tüm yağmur damlaları gibi, sonun toprak olsun istiyorsun. Bir kırmızı gülün yaprağına konsan... Toprağa düşsen... Can olsan...
Hele de vakit akşam üzeriyken.
Hele de şimdi.
Gökyüzü kızıla boyanmışken... Kopsan bulutundan, alev alev yanan bir kırmızı güle düşsen. Saklasan bir gülün gözyaşlarını.
Vakit geldi. Ufuk, kızıla boyandı.
Ve sen...
Yağmur damlası...
ayrılık vaktinin geldiğini biliyorsun. Adını özgürlük koyduğun yağmur başladı. Çığlıklar atma zamanı:
-Özgürüm... “Yağmur” özgürlüğün bir diğer adı bende.
Ve düşüyorsun. Kayıyorsun. Rüzgar, seni bir yandan öte yana savuruyor... Gökyüzünde dans eder gibisin. Yeryüzüne yaklaştıkça kırmızı bir gül, alev alev yanan, düşlerinde büyüyor. Umut ediyorsun, yolculuğun o gülün yapraklarında son bulsa...
Düşüyorsun...
Ve kayboldun...
Onlarca yağmur damlasının arasında artık seçilmiyorsun. Kim bilir belki bir pencerenin camına çarptın... Belki bir sevdalı genç kızın avuçlarına düştün... Ya da bir güle can oldun...